John Fowles / Okurla tanrıcılık oynayan yazar

Okurla tanrıcılık oynayan yazar, FOWLES

 

İrem Uzunhasanoğlu

 

 

Psikanaliz, mitoloji, erotizm, varoluş, özgünlük, Shakespeare, pastiş, semboller ve atıflar… Ve bunların tümünü tek çatı altında toplayan bir yazar; John Fowles.

Kâh okuruyla sohbet eden kâh dalga geçen ama her daim okuruna kendini sorgulatan bir hikâye ustası.

Kendi bünyesinde iki adet Fowles besleyen yazar, madalyonun bir yüzünde bize mistik hikâyeler anlatırken diğer yüzünde bir öğretmen edasıyla didaktik bir anlatıma geçebilen bir post modern dünya insanı.

Ele aldığı temaları eğip büktükten sonra farklı anlatım teknikleriyle süsleyen ve aynı zamanda metinler arası kurduğu ilişkilerle eserlerini devleştiren bir dâhi.

1926 İngiltere doğumlu Fowles İngiltere’den ve İngilizceden pek hazzetmese de kendi geleneğine sadık kalarak eserlerinde yoğun Shakespeare atıfları yapmıştır. Fransız yazınına olan aşkıyla tanınan yazar, Oxford Universitesi’nde Fransız Edebiyatı eğitimi almıştır. Bundan dolayı eserlerinde yoğun Jean-Paul Sartre ve Albert Camus etkisi görülmesi doğal karşılanır. Eserlerinde yoğun postmodern akım etkileri görülmesine rağmen modern roman geleneğine de yakındır. İki akım arasında bir yere konumlandırabileceğimiz Fowles’un en önemli eserleri arasında Koleksiyoncu, Büyücü, Fransız Teğmenin Kadını ve Yaratık sayılabilir.

Bir çok otorite tarafından ‘varoluşçu’ geleneğini sürdürdüğü kabul edilmez, onun yerine ‘dünya absürttür’ görüşünü benimsediği iddia edilir.

Fowles’u hangi kulvara yerleştirirsek yerleştirelim onun bir ‘Çağdaş İngiliz Edebiyatı’ anlatı ustası olduğu su götürmez bir gerçektir. Romanlarını okurken bir baş yapıt okuduğunuzu size hissettiren Fowles, okurunu alır, zirveye çıkarır ve orada bırakır.

Ölümünden iki yıl önce Paris Review’a verdiği röportajında Oxford Üniversite’sine girene kadar yazarlığı düşünmediğini, ailesinde yazarlık veya sanatla ilgili hiç kimse olmadığını, fakültedeki ‘varoluş’ seminerlerinden çok etkilendiğini ve Analitik psikolojinin kurucusu Carl G. Jung’a olan hayranlığını anlatır. Ayrıca Moliere’in oyunlarından, Baudelaire ve Mallarme’ın şiirlerinden etkilendiğini saklamaz.

Guardian’a verdiği bir diğer röportajında ise kendini huysuz, aksi ve hırçın bir adam olarak tanımlar. Öldüğü güne kadar münzevi bir yaşamı tercih etmiştir. Oxford’u bitirdiğinde daha iyi bir teklif almasına rağmen adı bile duyulmamış bir Yunan adasındaki öğretmenlik görevini tercih edişi onun karakterini en iyi özetler.

 

Şimdi gelin Fowles’a bir de eserleri üzerinden bakalım.

 

Fransız Teğmen’in Kadını ve Fowles’un Anlatı ustalığı:

 

Times’ın en önemli 100 İngiliz Romanı listesine girmeyi başaran Fransız Teğmenin Kadını bir pastiş romandır. Tarihi aşk romanlarıyla dalga geçerken diğer yandan da esrarlı anlatımıyla sizi bir kurmaca partisine davet eder. Yazar 1967’yılından 1867’nin Viktorya dönemini yazmakta olduğunu saklamaz ve romanda sık sık yazarın sesini duyarız. ‘O zamanlarda televizyon olsaydı, izliyor olurdu ama yattı uyudu’ , ‘Şimdi yaşasa yüz yaşında olacaktı’ gibi cümleler kurar. Fowles, Charles-Ernestina ve Sarah üçgeni üzerinden kıvrak bir anlatımla Viktorya dönemi kadın-erkek ilişkilerini, cinselliği, ahlaki iyi yüzlülüğü bir tokat gibi çarpar ve bunu bugünün algısıyla yaptığını da saklama gereği duymaz. Roman git gide şeffaflaşır. Meryl Streep ve Jeremy Irons’ın oynadığı bir de sinema uyarlaması vardır.

Bu noktada eklemekte fayda var. Fowles, yazarın bilinci yerinde değilken yazdıklarının önemini her fırsatta vurgulayan bir yazar olarak rüyalarını da düzenli olarak kayıt altına almaktadır. Tekrarlayan bir rüyası vardır, burada vahşi dalgaların arasında kalmış, kim olduğunu bilmediği bir kadın görmektedir. Bu kadın daha sonra Fransız Teğmenin Kadını romanındaki Sarah Woodruff olarak karşımıza çıkacaktır.

 

 

Koleksiyoncu ve Fowles’un Özgürlük ve Mahkumiyet temaları

 

Her ne kadar ilk olarak Büyücü romanını yazmış olsa da, Fowles’un ilk yayımlanan romanı kelebek koleksiyoncusu bir psikopatı portrelediği Koleksiyoncu romanıdır. Burada iktidarda olma ve teslim olma temalarını işler. Ahlaki kaygıları iki farklı sosyal tabaka üzerinden gösteren bu psikolojik gerilim romanında sanat öğrencisi olan Miranda’nın Frederick Clegg tarafından klostrofobik bir odada esir alınmasını iki farklı açıdan okuruz. Bu romanda ne Camus ne de Kafka’ya rastlarsınız. Burada Fowles devleşir. Miranda ve Caliban karakterleri Shakespeare’in en son ve en önemli eserlerinden biri olan ‘Fırtına’ daki karakterlerdir. Ayrıca Salinger’ın ‘Çavdar Tarlasında Çocuklar’ romanındaki Holden karakterine de yoğun atıflar içerir. Fowles bu psikoljik yolculuk romanı için ‘Her insan kendisi için bir giz olmalıdır’ der. Zayıf bir zihni olmasına rağmen sırf fiziksel ve ekonomik güce sahip olduğu için güçsüz olanı tutsak edebilen Fred’in hikayesine alegorik açıdan bakılırsa Kapitalizmin, sanatı ve iyi olanı öldürmesi olarak da yorumlanabilir.

 

Yaratık ve Üstkurmaca ve Varoluş

 

Yaratık, 1736’da yüzlerini bilmediğimiz beş seyyahın yolculuk sonrası bir hana girmesi ile başlar, aralarındaki dilsiz uşağın ölü bulunmasıyla roman tekniği değişir ve sadece farklı kişilerin mahkeme sorguları ve gazete küpürleri üzerinden ilerler. Yazar arkaik bir dil kullanarak yazdığı bu romanında bir puritan mezhebi olan Shaker tarikatının kurucusu Anne Lee’nin doğuş hikâyesini anlatmaktadır. Shaker mezhebi İsa’nın ikinci kez görüneceğine ve ikinci görülmede bir kadın olacağına inanmaktadır. Fowles Ateist olmasına rağmen bu mezhebe karşı bir ilgisi vardır. Kitabın orijinal ismi ‘Magot’ aslında kurtçuk demektir ve kanatlı bir yaratığın larva evresini ifade etmekte kullanılır. Bu romanda anlatılan ‘yaratık’ , zaman makinasından başka bir şey değildir. Havada asılı duran bu beyaz metal aletin tekerlekleri ve kenarlarında pencereleri vardır. Altında altı siyah delik olan bu aletin göbeğinden çıkan merdivenden içeri giren Rebecca içeriyi ‘cennet’ olarak tanımlar ve aletin salgıladığı kokuyu da ‘sonsuz yaşam kokusu’ olarak nitelendirir. Bir uzay gemisini andıran tasvirdeki zaman makinasının içine giren Rebecca çıktıktan sonra hamile olduğunu fark eder, Ann Lee’ye gebedir.

Kadın erkek eşitsizliğini ve dini öğretileri derinden sorgulayan roman, kadının toplumun baskıcı zihniyetinden kurtuluşunu anlatır. Bireysellik ve varoluşçuluk tam da burada doğar.

 

Büyücü ve Gerçekçilik teması:

 

Büyücü, Oxford mezunu Nicholas Urfe’nin Alison’ı terk edip çalışmak için gittiği ücra bir yunan adasında yaşadığı depresyon ve ardından tanıştığı gizemli yabancı Mr Conchis’le arasında geçenleri konu eden psikolojik-gerilim romandır. Kitabın ilk ismi ‘Godgames’ yani tanrı oyunlarıdır. Urfe kendini psikolojik yanılsamalar ve mistizm içinde bulmuştur, ilk başlarda bunları şaka sanmasına rağmen yol ilerledikçe neyin gerçek neyi sanal olduğunu karıştırmaya ve Conchis’in yaşamını kendi yaşamı sanmaya başlar. Urfe yazarın çocukken ‘Earth’ yani ‘dünya’ kelimesini telaffuz edemediğinden onun yerine kullandığı kelimedir, yani toprak anadır. Yoğun bir Jung etkisinde olan roman paradoksal fikirleriyle de beraber aslında çok kuvvetli bir savaş-sonrası Avrupa yorumlaması olarak da görülebilir. Savaş anıları ise Fowles’un babasının kaleme aldığı savaş anılarından birebir alıntılar içerir.

Barok teknikleri modernle birleştiren yazar bizi ‘Bekleme Odası’ nda bekletirken aynı zamanda ‘varoluşçuluk’ ve ‘gerçeklik’ temalarını sorgular.

Shakespeare’in Fırtına eserine burada da atıflar vardır.

Ne yazıkki ‘The Magus’ filme çekildiğinde kitabın tüm büyüsü kaybolur ve çok başarısız bir prodüksiyon olarak nitelendirilir. Hatta Woody Allen’a bu hayatta neyi değiştirmek istediği sorulduğunda ‘Her şey aynı kalabilir ama keşke The Magus’u izlememiş olsaydım’ der.

 

John Fowles romanlarından yetkin ve güçlü kadın karakterler kullanır. Conchis ve G.P dışındaki çoğu erkek karakteri hayata karşı pasif dururlar. İnsanın cinsel dürtülerini, erotizmi doya doya yazar. Mantissa’da esin perisiyle tanrıcılık oynar. Güç ve irade üzerine kuvvetli alegorileri vardır. Çağdaş İngiliz Edebiyatı denince akla gelecek sayılı yazarlardan biri olan Fowles yazı tekniğini ‘brew’ yani ‘kahve demleme’ kelimesini kullanarak şöyle açıklar:

‘‘yazacağım kitapların hepsinin sonunu bilirim, çatısını oluşturduktan sonra mutlaka bir kenara bırakırım ve bir kahve gibi demlenmesini beklerim. Eser, güç toplar, tatlanır ve gerisi gelir…..’’

 

 

 

‘‘Siz de gerçekten yazmak istiyorsanız, bütün sevdiklerinizi öldürmeniz gerekir.’’