İki yakasını da sevdiğim….

Ege Bölgesi’yle bitmemiş bir davam var. Gidiyorum, geziyorum, yazıyorum, çiziyorum yine de bitmiyor hesaplaşmamız.
Çocukluğumdan beri yaza yaza bitiremedim. ‘Bir daha gitmem’ dedim, yine gittim. Tatillerimizi iki üç sene Akdeniz’de geçirdik, muhteşem denizlere girdik, olmadı yine döndüm dolaştım Ege’ye çakıldım.
Çocukken orada geçirdiğim yazlar, sömestre tatilini geçirmek için gittiğim anneannemin evinde geçen kışlar, Kaz Dağlarının doruklarında kar manzarası seyrederken deniz kıyısında ılıman ılıman oturduğun baharlar… Bütün mevsimlerini yaşadım.
Zamanla büyüyüp keşfettiğim hikayeler oldu sonra. Anneannemin Midilli’den ve Selanik’ten göç eden ailesinin hikayeleri, onlardan kalan yıkık dökük tarihi evler ve en sevdiğim keşif olan anneannemin sandığı. İçine girip saatlerce eşelenip, sonra da örtüsünü düzgün yerleştiremedim diye işittiğim azarlar.
Genç yaşlarımda gece anneannemin terasına çıkıp sabaha kadar oturur hatta bir battaniyeye sarılır dışarıda yatardım, yıldızlar üzerime düşecek gibi olurdu, saatlerce seyrederdim.
Açık havalarda Midilli’nin ışıklarını seyrederdim, karşı kıyıya yüzme hayalleri kurardım.
Sonra büyüdüm…
Anneannem eşini kaybetti, İstanbul’a taşındı.
Teras unutuldu, sandık unutuldu, yıldızlar unutuldu, adaya karşı kurulan hayaller unutuldu.
Eşimin işleri sebebiyle biz hep gidip gelmeye devam ettik, ama çoğu zaman otelde, çoğu zaman onların evinde kaldık.

Anneannemin evi unutulmuştu taa ki geçen hafta tekrar hatırlayana kadar. Bu kez çocukla seyahat edeceğimiz için ‘haydi o evde kalalım rahat olur’ dedik. Tüm anılarım canlanıp dile geldi. Evin kapılarının bile bir kokusu vardı, kafamda tüm anıları teker teker geri çağırdım. İnsanlar mekanları terk etse bile anılar orada, gökte yada bir yerlerde asılı kalıyor diye düşündüm.
Proust’un çay fincanından fırlayan Combray gibi, Harper Lee’nin Maycomb’u gibi tüm anılar yağdı üzerime…
ilk gece terasa çıktım eski günlerdeki gibi… Orası benim unutma bahçemdi, hesaplaşmalarımdı…
Yıllar sonra tekrar hatırladım bir çok unutulan şeyi.

Üstelik şimdi bir de romanım vardı. Buraya ait güzel insanları yazdığım. Mübadillerin Edremit’e, Akçay’a, Burhaniye’ye göçlerini anlatan bir roman. Edremit’e indim, oradaki Etnografya Müzesini gezdim, Kuvay-i Milliye’nin izlerini takip ettim, resimleri tek tek inceledim.
Akşam oldu, Midilli ışıklarını yaktı. Onlara selamlarımı yolladım.
Cunda’ya, Ayvalık’a, Kızılkeçili’ye, Tahtakuşlar’a ve Kaz Dağı’nın eteklerindeki HasanBoğulduğu’ya gittim.
Ben küçücükken derenin içine koydukları karpuzları oturup saatlerce izlediğim o dere kenarına tekrar gittim. Sabahattin Ali’nin Hasanımın nasıl boğulduğunu anlattığı o ünlü Hasan Boğuldu hikayesini düşündüm.
Kaz Dağlarının tertemiz havasını içime çektim.
Zeytinliklerin yanından geçerken kendi romanımı düşündüm. Zeytin ağacının altında gölgelenmeyi seven bir karakterimi görür gibi oldum.
Herşey güzeldi, hepsi güzeldi…
Ve bir kez daha anladım, romanını bile yazmış olsam Ege’yle hesaplaşmam bitmemişti.
Onun her iki yakasına da aşıktım…

Sevgi, selam ve dostlukla…
İrem