Diderot’nun Rahibe romanı üzerine notlar …

Kiliseye boyun eğmeyen Fransız düşünür – DENIS DIDEROT

 

 

Geçmişe dönüp baktığımızda çoğunluğun inandığı ortak görüşten farklı ve aykırı düşünceler ortaya atan bir çok yazar, çizer ve feylesofla karşılaşabiliyoruz. Bu görüşler kimi zaman toplumun kafasını karıştıran geçici hevesler silsilesi, kimi zaman da yeni bir düşünce çağı başlatan bir şaheser olarak karşımıza çıkabiliyor. Kimileri halk tarafından benimsenip çığır açarken kimileri ise yok edilmeye mahkum oluyor.

Düşünceler sonsuzluk çukurunda devinip dururken bazı eserler bin yıllara meydan okuyabiliyor. Örneğin dünyayı karanlık ve boş bir hücreden ibaret olmaktan kurtaran bir feylesof olan Platon. ‘Mağara’ alegorisi üzerinden insanlığa ışığı nasıl gösterdiğini hatırlayalım. Oturdukları yere zincirlerle sabitlenmiş insanların ışığı ilk görüşlerinde nasıl afalladıklarını anlatan Platon bize milattan önceden ses vermiş ve aydınlanmaya karanlık ile gidilemeyeceğini anlatmıştır.

  1. Yüzyıl Avrupa’sında Denis DIDEROT isimli bir genç delikanlı da bu sese yanıt vermiş ve ‘Zorba en tiksindiğim kişidir’ diyerek ortaya bir dizi görüş atmıştır.

Diderot’nun dönemdaşları ise Descartes, Kant, Hume, Locke, Paine, Voltaire, Rousseau, Leibniz gibi ünlü düşünürlerdir.

Fransa’da doğmuş olmasından mütevellit Rousseau ve Voltaire ile daha yakın ilişkiler kurmuştur. Bu dostluk daha sonra onları Aydınlanma Dönemi’nin büyük düşünürleri yapacaktır. Aydınlanma Dönemi, Rönesans ve Reform’un hemen ardından gelmiş ve akılcı düşünceyi tüm eski, geleneksel ve değişmez denilen kalıplardan çıkartmayı ve yeni bilgilere açık olmayı hedeflemiştir.

 

DIDEROT’nun verdiği en önemli eserler:

 

  1. ANSİKLOPEDİ

Ansiklopedi’nin baş editörü olarak aydınları topluma kazandırmak, halkı bilgiye ulaştırmak birincil hedefi olmuştur. Kendi gibi aydın dostlarıyla beraber bir bilgi kaynağı hazırlamak üzere çıktığı bu yolda bir çok kez hapse atılmış, ciltleri yakılmıştır. Tam 26 yılın sonunda 28 cilt ve 20 milyon kelimeye ulaşan eseri tüm sansürlere karşı koymayı başarmıştır. Diderot ise ağır bedellere rağmen eserine sahip çıkmayı başarmıştır.

‘Yasaklanan kitap okunan kitaptır’ diyen düşünüre yıllar sonra Alberto Manguel’den de destek gelecek ve ‘’İstediği kadar sansür yesin, metin her zaman kurtulur’’ diyecektir. Ansiklopedi de işte böylece kurtulmuş ama bilgiyi aristokratların elinden alıp halka verme çabası ne kral ne de kilise tarafından hoş karşılanmamıştır. Diderot ise Ansiklopedi’yi tamamlayarak Avrupa’nın düşünsel yapısını esnetmiştir.

 

  1. FİLOZOFÇA DÜŞÜNCELER veya FELSEFE KONUŞMALARI

 

Bu eseri defalarca kez toplatılmış ve yakılmış olmasına rağmen otoritelere meydan okumuş bir diğer ürünüdür. Dostu D’Alembert ile arasında geçen konuşmaları açıkça yazdığı bu kitapta bellek, belleksizlik, var olma, evrim, evrenin düzeni, yaşam, ölüm, doğa, tanrı ve ahlâk üzerine konuşmalar yer alır.

En büyük tepkiyi ise din hakkındaki görüşleri çekmiştir.

Dürüst olmak için illa dindar olmak gerekmediğini, dinsizlerin de iyi insanlar olduğunu, doğuştan iyi yürekli olunabileceğini savunur. Dini, iğrenç ve yozlaşmış insan doğasını baskı altına alan bir güç olarak tanımlar ama aynı zamanda milletler arasına derin düşmanlıklar soktuğunu ve sahip olduğun dinin tamamen tesadüf olduğunu anlatır. Başka bir zamanda başka bir coğrafyada doğmuş olsaydık başka birilerinin boyunduruğu altında kalacağımızı anlatır. Dini ortadan kaldırırsak da korkunç bir ön yargıdan kurtulup özgürleşeceğimizi önerir. Daha da ileri giderek ‘puta tapsak daha neşeli olurduk’ der. Günah çıkarmayı, ölüm sonrasını, cenneti, cehennemi sorgular.

İnsanlığa yapılacak en büyük iyiliğin onlara akıllarını kullanmayı öğretmenin ve materyalizmi –yani kanıtlanan şeylere inanmalarını sağlamak olduğunu savunur.

Voltaire gibi deist olduğunu söyler daha sonra da vazgeçip tamamen Ateistliği benimsediğini ve dinsel öğretilerin tamamını reddettiğini açıklar.

Diderot aslında aşırı dindar bir aileden gelmektedir ve hatta papazlık okuluna iştirak ettikten bir süre sonra cüppeyi giyip papaz unvanı almıştır. İlerleyen yıllarda ise manastırda kalıp refah içerisinde yaşayabilecek ve karnını doyurabilecekken açlıkla yüzleşip edebiyat ve felsefeye verir kendini. Ve kiliseye karşı çıkmasının sebeplerini şöyle sıralar.

*Din doğuştan gelme bir rastlantıya bağlıdır.

*Din ölümsüz, evrensel ve apaçık olmalıdır oysa üç ilahi din de farklı şeyler söyler.

*Hıristiyanlık bütün insanlara vahiy olamaz çünkü eski çağlarda yoktur.

*Dindeki hiç bir mit ve efsane gerçek değildir.

*Kutsal kitapların içleri -yazar her kimse- coğrafi, astronomik, tarihi bilgisizlik, yanlışlık ve uyuşmazlık doludur.

*Öbür dünya yoktur, bellek bizimle başlar, bizimler biter.

*Hem her yerde olan hem de hiçbir yerde olmayan bir yaratıcının varlığı kabul edilemez.

*Tanrı güçsüz değilse neden kötülüklere göz yummaktadır?

 

Bu kitabı halk arasında bir kaosa neden olur. Otoriteler ise bunu ‘soytarılık’ olarak niteler.

 

 

  1. RAHİBE

 

Orjinal ismi ‘La Religieuse’ olan Rahibe, Diderot’nun adeta devleştiği romanlardan biridir. Kiliseyi eleştirmek için yazılmış en cüretkâr romanlardan biridir. Hâlâ da kilisenin kara listesindedir. Roman bir mektup formatında yazılmış olup Marie-Suzanne Simonin isimli 16 yaşındaki genç bir kızın Croisemare Marki’sine başından geçenleri anlatmasıyla başlar. Suzanne ailesinin istenmeyen kız çocuğudur çünkü annesi bir günah işleyip başka bir adamla yatmış ve Suzanne dünyaya gelmiştir. Güzel ve dışa dönük bir kız olması herkesi rahatsız etmiş, bu yüzden de rahibe olmak üzere Saint Marie manastırı’na kapatılması uygun bulunmuştur. Suzanne bu tasarıya tüm gücüyle karşı koyar, gecelerce ağlar, herkese yalvarır. Rahibe yemini edeceği gün geldiğinde ise Başpiskopos’un önünde açıkça kendi rızasıyla rahibe olmak istemediğini söyler ve bakirelik yeminini etmez. Okurlar da tahmin eder ki tam da bu noktada Suzanne işkencelere maruz bırakılacaktır. Kendinde olmadığı bir an zorla yemin ettirilir, kendine geldiğinde ise artık çok geçtir çünkü rahibe kıyafetleri giydirilmiştir.

O karşı çıktıkça daha kötü cezalara çarptırılır. Çıplak bir hücrede giysisiz ve aç bırakılır, döşeği bile yoktur. Ayakları prangalanır, pislik karıştırılmış yemekler yedirilir, üzerine basılır, dövülür. Sık sık intiharı düşünse de insanların buna çok sevineceğini düşünerek bir türlü yapamaz. İşkenceleri fark eden bir baş rahip onu bu dertten kurtarmak için başka bir manastıra transfer eder. Burada da baş rahibe tarafından pamuklara sarmalanır, sebebini başta anlamaz ama sonrasında yoğun bir cinsel istismara maruz kalır. Baş rahibenin okşayışlarının ve öpüşlerinin bir günah olduğunu fark edene kadar vakit geçer.

Marki’ye hitaben yazdığı ve tüm bu yaşadıklarını anlattığı mektubunda ‘bence manastır, en kötü insanların kapatıldığı hapishanelerden bin kat beter bir hapishanedir, ya buradan çıkmalıyım, ya ölmeliyim’ der.

‘Bir kadını manastır yaşamına veya mutsuzluğa atarken yapılan o kasvetli tören, insandan hayvani işlevleri söküp atabilir mi?’ sorusunu sorar ve der ki ‘Tersine bu hayvani güdüler sessizlik ve baskı altında yeşerir’. İnsanın anasız, babasız, akrabasız, dostsuz bırakılmasını, hırslarının kabarışını, dinmeyen kinleri, zulmü anlatır. Manastır yaşamını ‘despotluk ve kölelik’ olarak tanımlar.

 

Peki, Aydınlanma Döneminin aydınlık düşünürü Diderot neden bu kadar cüretkâr ve ses getiren bir roman yazma gereği duymuştur? Gerçek nedeni ne inandığı Materyalizmin ne de Ateizmin altında saklıdır.

Rahibe romanının baş kişisi zavallı Suzanne Diderot’nun kız kardeşi Catherine’den başkası değildir. Catherine bin bir türlü işkence ve cinsel istismar gördüğü manastırda aklını yitirerek hayatını kaybetmiştir. Diderot ise kız kardeşinin ölümünün ardından adeta can havliyle bu romanı yazar. Kiliseyi ve ona ait tüm öğretileri reddettiğini ilan eder.

Ve der ki; Umut geleceği hatırlama, mutluluk geçmişi unutma sanatıdır. Ve insanoğlunun tek bir görevi vardır; mutlu olmak. Onun için mutluluk çoğunluğun uyduğuna uymamaktır.

 

 

İrem Uzunhasanoğlu