Charles Dickens Neden Klasik?

Büyük Umutlar’ı Olan Yazar, Dickens

 

‘‘Lütfen Efendim, biraz daha istiyorum’’ dedi.

Usta şişman, sağlıklı bir adamdı ama rengi bembeyaz oldu. Çocuğa şaşkın şaşkın baktı. Hizmetçiler şaşkınlıktan, çocuklar da korkudan sus pus olmuşlardı.

Usta, zayıf bir sesle, uzatarak, -Neeee? diye sordu.

Oliver, -Lütfen Efendim, biraz daha istiyorum.

Usta elindeki kaşıkla Oliver’a vurdu, sonra onu yakalayıp kollarının arasında sımsıkı tuttu. Ve bağırarak yardım istedi. Bay Bambıl’la güçsüzler evindeki bazı memurlar koşarak odaya girdiler.

Usta Oliver’ın ne dediğini onlara anlattı.

‘Daha fazla istedi’ dedi ‘anlıyor musunuz? Her zamanki yemeğinden daha fazlasını istedi’ ….

 

İşte zavallı Oliver Twist’in hikâyesini okuyan veya izleyen herkesin zihnine kazınmış sahnelerden biriydi bu.

Charles Dickens ölümsüz karakteri Oliver Twist’i yaratırken kurmaca yapmasına gerek kalmadan Viktorya Dönemi İngilitere’sini tüm çıplaklığıyla anlatmıştı. Yazdığı ölümsüz eserleriyle bir dönemin fotoğrafını öyle iyi çekmişti ki ölümünün ardından tam 146 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ en çok okunan ve okutulan romancılardan biri olmaya devam etti.

 

Peki neydi Charles Dickens’ın ele alıp, ışık tuttuğu konular, gelin biraz daha yakından inceleyelim.

 

  1. Yoksulluk ve yoksulluğun farkındalığı :

Dickens’ın neredeyse tüm romanlarına yayılmış yoksulluk ve fakirlik temaları, İngilizcede yazarın ismiyle birleştirilmiş ve ‘Dickensian Poverty’ yani ‘Dickens yoksulluğu’ olarak kullanılmaktadır. Dickens yoksulluğu, toplumun en dibindeki insanları tanımlamak ve artık ‘kabul edilemez’ bir yoksulluk seviyesini belirtmek için kullanılır. Charles Dickens ilk eseri ‘Bay Pikvik’in Maceraları’ ndan başlayarak yazdığı 15 romanın tamamında halledemediği ve hazmedemediği bir mesele olarak sefaleti, açlığı, yoksulluğu irdeler durur. Ölümsüz karakter Oliver Twist’in kaldığı ‘yoksullar evi’ nde bir çocuğun yanında yatan arkadaşını yemek istediğini söylemesi üzerine çocuklar arasında sözcü olarak seçilen Oliver sadece bir tabak daha çorba istediği için fena halde tartaklanır, ıslak sopa ile dövülür, karanlık hücreye kapatılır ve ardından bir duvar ilanıyla satışa çıkarılır. Bu hikâye ilk kez yayımlandığında insanlar bir masal okur gibi okurlar talihsiz Oliver’ın başına gelenleri. Hikâyenin mübalağa edilen hiç bir yanı yoktur çünkü o dönem Londra’sında beş yaşına gelmeden ölme oranı yüzde elliyi aşmış, yaşam süresi ise yirmi ikiye kadar düşmüştür. Alt tabaka insanları beslenme bozukluğu, açlık ve pislikten ortaya çıkan hastalıklardan ölmektedir, tuvalet kullanımı yaygın değil ve şehrin yoksul semtlerinde hava kirliliği en üst düzeydedir. İnsanlar bu pislik, mikrop, koku ve sefaletin içerisinde yaşarken Dickens okurları hâlâ tüm bunları yazarın uydurduğunu sanmaktadır. Charles Dickens küçük bir çocukken babası ve aile bireylerinin hapse atıldığı dönem çektiği yoksulluk onu başarıya götürmüş ve bir çok yazar aynı temayı işlerken isminden en çok bahsettiren Dickens olmuştu.

 

 

  1. Yoksulluk Kanununun işlevsizliği ve ‘Workhouse’ sisteminin acımasızlığı

 

Workhouse Sistemi İngiltere’nin yıllar boyu en çok eleştirilmiş sistemlerinden biridir. Tüm yoksulları bir yerde toplayıp, karın tokluğuna ağır işlerde çalıştırmayı öngören bir ‘yoksullar evi’ projesidir. Farklı çevirilerde ‘Düşkünler evi’ veya ‘güçsüzler evi’ olarak bahsi geçer. ‘Yeni Fakirlik Yasası’ adı altında çıkartılan bir kanunla açlık sınırındaki tüm yoksullar ve kimsesizler bir çatı altında toplanır ve bütün gün bir dilim ekmek ve bir tas çorba karşılığında en ağır işlerde çalıştırılırlar. Çocuklar ip, urgan düğümleme, daha büyükler ise kaya kırma gibi yoğun fiziksel güç isteyen işlerde çalışırlar. Kadın, erkek ve çocuklar birbirlerinden ayrı tutulur. 1800’lerin başında İngiltere’de uygulanan bu sistem yıllar sonrasının Nazi Almanya’sındaki Çalışma Kampları fikrinin de tohumunu atacaktır. Dickens ise insanların ağır işler karşılığı, dövülerek ve kötü şartlar altında çalıştırıldığını bir çok romanında işler. İnsanların yoksul oldukları için cezalandırıldığı bu sistemi bir türlü hazmedemediği için yazar durur.

 

  1. Çocukların kötüye kullanılması

Dickens’ın yaza yaza bir türlü hafifletemediği konulardan bir diğeri de çocukların kötüye kullanılmasıdır. Oliver Twist’in ölümsüz karakterlerinden Mr Bumble yoksullar evinin başındaki gaddar müdürdür. Daha sonra hırsızlık yapmak üzere çocukları çalıştıran nemrut karakter Fagin ise İngiliz Edebiyatı’nın ender kötü karakterlerinden biridir. Oliver Twist çocuk işçilerin sömürülmesine karşı Dickens’ın manifestosudur. Bu manifesto Nicholas Nickleby’de de devam eder. Kötü beslenmeden ve açlıktan ölen çocukların anlatıldığı Dotheboys Hall’un tek gözlü gaddar müdürü yatılı okulda kalmak zorunda olan oğlan çocuklarını mütemadiyen aç bırakır, döver ve kırbaçlar. Charles Dickens’ın hayatını konu alan ‘Görünmez Kadın’ filminin bir sahnesinde Dickens bir Şilin karşılığı onunla yatmayı teklif eden küçük bir kıza ‘ben sana beş Şilin vereyim ve sen de evine git’ der. Toplumun kanayan yarasını her fırsatta yazar durur.

 

  1. Eğitim sisteminin çürümüşlüğü

Charles Dickens kendi de on çocuk sahibi bir yazardır. Çocukları önemser, onların geleceğini güzelleştirmek için elinden geleni yapar. ‘Zor Zamanlar’ ve ‘Müşterek Dostumuz’ romanlarında eğitim hakkı elinden alınan veya kötü koşullarda eğitim görmek zorunda kalan çocukları anlatır. Yazarlık mesleğinden önce gazeteci olduğu için araştırma yönünü en iyi şekilde kullanarak bu okulları dolaşır ve çürümüş olan şeyleri tek tek ayyuka çıkarır.

 

  1. Sanayi Devrimi sonrası çekilen sefalet ve ezilen işçi sınıfı

Charles Dickens’ın neredeyse tüm romanlarında kullandığı konulardan biri de Sanayi Devrimi’dir. Sanayileşmenin gücüyle İngiltere beş kıtaya yayılır ve ismi ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ olarak kalır. Oysa tüm bu gücün altında ezilmiş işçi sınıfı ve kötü koşullarda çalıştırılan fakir halk tüm heybetiyle göz kırpmaktadır dünyaya. Kapitalist düzene ayak uydurmaya çalışan bir ülke vardır artık. İnsan ilişkilerini ekonomik durumlar belirler ve sınıfsal farklılıklardan kötü kokular yükselmektedir. Yaşlı zengin Bay Pikvik Londra’nın fakir mahallelerinde gezintiye çıkar. Bay Pikvik’in Maceraları tefrika edildikçe okurlar bunlara inanamazlar. Sanayi devrimi sonrası fakirleşince Londra’ya göç eden halkın yaşadıklarının yanı sıra kapitalist düzenin insanlara yerleştirdiği oburluk ve bencillik gibi temalar neredeyse tüm romanlarında insan kılığına bürünüp karşımıza çıkar.

 

  1. Kötü yönetilen ülke ve Adaletsizlik

Charles Dickens hayata bir fabrikada çalışarak başlar çünkü küçük yaşta ailesi borçlarını ödeyemediği için hapse atılmıştır. Kimsesizler yurdunda geçirdiği bir dönemi David Copperfield’da çok net görürüz. On yedi yaşında bir avukatın yanında çalışmaya başlayan Dickens, hemen ardından gazetecilik yapmaya başlar, yirmili yaşlara ulaştığında –yazılarının çoğunu mahlasla yayımlayan- çok ünlü bir gazeteci olmuştur bile. İlk romanı Bay Pikvik’in Maceraları yayımlandığı sene 18 yaşındaki Kraliçe Viktorya da tahta çıkmıştır. Charles Dickens yazdığı on beş roman, onlarca makale ve öyküsünde toplumu eleştirmesine rağmen yaşamı boyunca Kraliçe Viktorya tarafından çok sevilmiş ve severek okunmuştur. Oysa Dickens adaletsizlik, eşitsizlik, kötü yönetilen devlet sonucu insanların aç kalmaları, hızlı sanayileşme ve kentleşme sonucu ortaya çıkan tüm çarpıklıklar, sosyal vicdan hesaplaşmalarını hep kötü yönetilmeye bağlar. ‘Kasvetli Ev’ romanında yönetimin beceriksizliğini ele alır, Anayasa’nın eksiklerini ortaya çıkarır. Toplumun durumunu en iyi veren eserlerinden biridir. Eserin açılış bölümünde tüm şehri sarmış ‘sis’ aslında çok yoğun bir alegori ve bir semboldür. Yoğun sis, şehrin tamamını sızmış kötü yönetime bir atıftır. Biz Kasvetli Ev romanını bir polisiye olarak sınıflandırsak da Mr Jarndyce’ın kasvetli evi aslında İngiltere’nin içinde bulunduğu durumdur.

 

  1. Noel imgesi

Dickens sadece toplumun yaralarına değinen bir yazar değil aynı zamanda topluma katkıda bulunan bir yazardır. 24 Aralık’ı 25’ine bağlayan gece Noel yortusu olarak bilinmesine rağmen kutlanmamaktadır. Dickens Amerika’ya gidip gelmeleri sonucu orada insanların Noel’i bir festival gibi kutladığını, çam ağaçları süslediğini, hindi yendiğini ve hediyeler alınıp verildiğini görür. Ülkesine döner dönmez yazdığı Bir Noel Şarkısı onun en ünlü romanlarından biridir. Baş karakteri Ebenezer Scrooge’un ünü ise romandan fırlamış ve yıllarca bir çok ünlü aktör tarafından canlandırılmış, yazılmış, çizilmiş, izlenmiştir. Dickens’ın bu kısacık romanından sonra Noel ruhu toplumun içine sızmış ve coşkuyla kutlanmaya başlanmıştır.

 

 

Son olarak, Charles Dickens 1870’te kalp krizinden öldüğünde sadece İngiliz Edebiyatı’na değil Dünya Edebiyatına 989 tane yeni karakter, 15 roman, 5 kısa roman ve yüzlerce öykü bıraktı.

Dönemdaşları Arthur Conan Doyle, Agatha Christie, Lewis caroll, H.G Wells, Huxley de toplumu eleştiren ve toplumun yaralarını yazan yazarlar olmasına rağmen Charles Dickens hepsini sollamış ve kendinden en çok bahsettiren yazar olmuştu.

 

Peki hiç ‘aşk’ yazmayan bir yazar olur mu? Olmaz tabii ki. O halde Büyük Umutlar’ın ünlü Pip karakterinden bir alıntı vererek yazımızı sonlandıralım.

 

 

“Sana gerçek aşkın ne olduğunu söyleyeyim…” dedi aynı aceleci tavırla devam ederek. “Körcesine bir bağlılıktır o, sorgusuz sualsiz insanın kendi zayıflığını kabul etmesidir. Tam manasıyla ona boyun eğmektir. Kendine ve tüm dünyaya inanmak ve güvenmek, kalbini ve ruhunu o haine vermektir. Benim yaptığım gibi.”   Büyük Umutlar’dan alıntı…

 

 

 

 

 

Bu yazı Arka Kapak Dergisi Şubat 2016 sayısında yer almıştır.