Cebimde Senfoni

Sonbahar en sevdiği mevsimdi. Hüzün çöktü müydü havaya, yapraklar da başlardı birer birer dökülmeye. Toprağa değen her bir yaprak Çaykovski’nin ellerinden dökülmüş birer notaydı onun için. Sonbahar ‘da yürüyüş yapmak bir sonat dinlemekti adeta. Ağaç dallarının huşu içerisinde sürdürdükleri dans Allegro idi; Ağaç gövdelerinin o tok ve dimdik duruşu ise Adagio. O uzun yürüyüşleri esnasında yere düşmüş mahzun yaprakları toplardı ve alelacele cebine tıkıştırırdı. Böylece cebinde koca bir senfoni taşırdı.
Eve gelir ve o yaprakları itinayla yan yana dizerdi ve müziğin tınısına kendini kaptırıverirdi.
Evin sessizliği ile çıkagelen siyah dikdörtgenleri aklından çıkarmak için mutlaka müzik dinlerdi.
Arka fonda çalan müziğin beher notasını bir renk olarak görüyordu. Lise yıllarında seyirci karşısında ilk kez saksafon çaldığı o günü anımsadı birden. Do majörden giriş yapacaktı. Do majör mor renkliydi, buna emindi. Fakat gözünün ta içine giren spot ışığı turuncuydu, algılarında yanılsama olunca yanlışlıkla fa majörle başlamıştı. Tamamen farklı bir nota ile giriş yapmanın utancı ile toparlamaya çalışmış fakat gözünü rahatsız eden spotun turunculuğundan kurtulamamıştı. Seyirciler arasında oturan babasıyla göz göze geldiğinde babası ona yan dönmesi gerektiğini belirten bir el işareti yapmıştı. Bedenini hafifçe yana döndürdüğünde ise sahne duvarının baharatlı tadını keskin bir şekilde hissetmiş, baharatlı tat onu anneannesinin yaptığı bol baharatlı tavuklu pilava götürmüştü. Tavuklu pilav mutluluk kokuyordu. Mutluluk duygusu tenordu. Ama elindeki saksafon Baritondu. Gittikçe kamaştı gözleri turuncu sahne ışığından. Algıları darmadağınık olmuştu şimdi. Rahatsızlığı gittikçe arttı ve sonunda başına önüne eğerek bir kedi misali sahneden indi.
Bu onun ilk sahne deneyimi idi.
Çok iyi bir müzik kulağı olduğunu söyleyen ve onu müzik yapması konusunda yüreklendiren Müzik öğretmeninin yüzüne bakamadan usulca inmişti sahneden.
‘‘Nasıl karıştırırsın do majörü? Hiç mi hazırlanmadın? Gece uyumadın mı? Anlamıyorum ki!!! Provalarda böyle değildin ’’ diyen müzik öğretmenine sıkılgan ve mahcup gözlerle bakmıştı.
‘‘E-ezberimdeydi, ama spot ışığı…’’
‘‘Ezberinde olsa yanlış notadan başlamazdın, beni hayal kırıklığına uğrattın’’ dedi müzik öğretmeni.
‘‘Lütfen beni izleyin’’ diyerek eline bir kağıt alıp çizmeye başlamıştı notaları. Önce mor, ardından biraz lila, yavaş yavaş beyaza dönüşen lilanın dalga dalga morla dansı, ve onların üzerlerine gelen açık kırmızı tonda bir renk dalgası daha, ardından tekrar mor…
‘‘İşte notalar, size aklımda demiştim.’’
‘‘Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Şimdi bırak o saksafonu kenara ve git kendini resim çizmeye ver sen.’’
Bu birinin ona ilk kez ‘hayal kırıklığı’ kelimesini kullanması değildi, daha önce onlarca örnek yaşamıştı. Ama kimselere Beethoven’ın zencefilli kurabiye tadında olduğunu, Chopin’in bitter çikolata tadında olduğunu, kemanın aslında kırmızı olduğunu anlatamamıştı.
Pazartesi günleri her zaman maviydi mesela. Cumaları lacivert.
Rüzgarın tadı ekşiydi.
İki rakamı her zaman yeşildi, ve yaşlı bir adamdı.
İlk aşık olduğu kızın parfümü ‘si’ notasıydı.
‘Si’ notası ise aynı zamanda ‘bir’ rakamıydı.
‘Bir’ rakamı beyaz bir kareydi.
Kare sert olduğuna göre ‘bir’ rakamının tadı da pek sertti.
O zaman ‘si’ notası da sert bir sesti.
Ama bunu o önyargılı müzik öğretmenine anlatacak değildi.
Anlatsa da anlamazdı.
Şimdi bir gülümsemeyle hatırladı bu ilk sahne hayal kırıklığını.
Koşarak sevgilisinin kollarına atmıştı kendini.
Deniz kokulu sevgilisi çok soğuk davranmıştı ona.
‘Biraz yürüyebilir miyiz?’ demişti.
Yürümüşlerdi Kumbaracı yokuşundan Tophane’ye kadar.
Yolun yarısında kan ter içinde kalıp, ara ara soluklanıp devam ediyorlardı konuşmaya.
Ayrılmak istiyordu sevgilisi. Böyle garip huyları olan biriyle geziyor olmaktan utanıyordu. Renkleri duymak ne saçma şeydi öyle? Renk denilen şey bildiğimiz renkti işte. Ve renkler duyulmaz, görülürdü. Parfüm kokusunu sis bulutları halinde görüyordu ki bu da gayet abesti. Anne-babasına nasıl açıklardı böyle değişik bir sevgilisi olduğunu.
Sevgilisinin kullandığı kelimeler gri bulutlar halinde geçiyordu gözünün önünden. Çakan şimşeklerin gerçek olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.
Tişörtü terden sırılsıklam olmuş, sırtına yapışmıştı. Koltuk altlarında gittikçe büyüyen ıslak halkalar oluşmuştu.
Şimşekler beyninin ona sunduğu algı yanılsamalarından biri olmalıydı. Gözlerinin kamaşmasına engel olamadı. Bayılacak gibi oldu. Zihni bilgisayara bağlı bir tarayıcı gibi bu sokakla eşleştireceği kelimeyi arıyordu. Bankalardaki para sayma makinalarının hızıyla beyninin tüm dehlizlerini taradı ve ‘Melankoli’ diye bağırdı.
‘‘Ne? Ne diyorsun sen be? Ben bir saattir ne anlatıyorum sana burada? Gidiyorum diyorum hayatından, gidiyorum’’ dedi deniz kokulu sevgili.
Yokuşun sonuna geldiğinde aynı kişi değildi artık.
Kumbaracı yokuşu artık sadece melankoliydi. Renkler yavaş yavaş canlılığını yitirip sepya rengine dönüştü. Çünkü melankoli sepyanın ta kendisiydi.
Bu da onun ilk ayrılık acısıydı.
Hayat ona us yanılmaları ile yaşamayı öğretmişti.
Bu anılarını tatlı bir gülümsemeyle hatırlıyordu şimdi uzandığı yerden.

Narenciye kokulu kanepesinden kalkıp mutfağa ilerledi, kendine bir kahve yaptı. Önce su ısıtıcıda fokurdayan suyun mavi üçgen sesi, ardından suyun ısındığını belirten o kırmızı kare şeklindeki ‘tık’ sesi.
İki dilim ekmek attı tost makinasına ve makinanın çıkarttığı cızırtıdaki beyaz daireleri gördü. Beyaz dairelerin daha parlak bir renge dönüşmesini bekledi. Ne zaman ki gözleri kamaştı beyazlıktan, o zaman tost makinasının fişini çekti ve tostunu yemek üzere bir tabağa aldı. Tam salona doğru ilerlerken kırmızı bir daire gördü. Kırmızı daire asansörün sesiydi. Kırmızı daire yavaşça silindi, gözünün önünden kayboldu ve birden mavi üçgenler uçuştu gözünün önünde.
Bu kapı ziliydi.
Ilık süt kokusu yayıldı odaya. Gelen annesiydi.
‘‘Hoş geldin, bu ne güzel sürpriz.’’
‘‘Hoş bulduk, bana da var mı kahve?’’
‘‘Olmaz mı?’’
İçeri geçen ılık süt kokulu annesinin kanepeye oturduğunu çıkardığı mavi sesten anlamıştı.
İnsanların kendilerini kanepeye atış hızına göre parlaklığı değişen mavi rengi aynı zamanda bir Pazartesi günüydü. Ve Pazartesi en sevilmeyen gündü.
‘Lafı uzatmayacağım’ dedi annesi ‘bir doktor var dediler, tamamen geçirmese de senin gibi algı karışıklığı yaşayan Sinestezi hastalarının şikayetlerini en aza indirebiliyormuş, Almanya’da bir klinikte, denemekten zarar gelmez, ne dersin?’
‘‘İstemez. Yine başlayacaklar kiki ve buba testlerine.’’
‘‘Diğerlerinden sonuç alamadık biliyorum, ama belki bundan…’’
‘Ben hasta değilim ki.. Niye çareyi klinikte arıyorum?’’
‘Derin, oğlum, sesleri görüyorsun, şekilleri tadıyorsun, renkleri duyuyorsun. Algıların hâlâ allak bullak’’
Cevap vermedi Derin.

Renkleri duymayı, evin duvarlarının tadını almayı seviyordu. Sanki beyni tedavi edilirse geçmişine dair, aşklarına dair tüm algılar gidecek ve dımdızlak ortada kalacaktı. Savunmasız ve çırılçıplak…
Salı günü artık sadece salı günü olacaktı. Bir kokusu bile olmayacaktı salının, o zaman belki de takvime ve ya gazeteye bakmak zorunda kalacaktı hangi günde olduğunu öğrenmek için. ‘Ne acı’ diye geçirdi içinden.
Hayır, kokusu olmayan bir turuncu istemiyordu. Alfabeyi yine rengarenk görmek istiyordu.
Yapraklar her zaman Çaykovski’nin notaları olarak kalmalıydı.
Doğayı koklamak, ona ait her sesi koklamak istiyordu.
İstanbul’un o tatlı ekşi tadını hiç bir şeye değişmezdi. Bir papatya çiçeğinin sesini kulağıyla duyduğu için insanlar ona ucube gibi bakıyorlardı. Varsın baksınlar. İstanbul tatlı-ekşiydi ve öyle de kalmalıydı.

Gözlerini cama doğru çevirdi. Camın pervazını okşayan ağaç dallarına baktı.
‘Yine sonbahar geldi’ dedi.
Annesi ağaçlara dönüp boş gözlerle baktı.
O ise çoktan Kuğu Gölü’nün mutlu tınısına bırakmıştı kendini, gözünün önünde aşkla dönen Odette’i seyrediyordu.
‘Do majör’ dedi ‘Yani mor rengi’.

İrem Uzunhasanoğlu
Nisan 2014
*Mart 2015’te Varlık Dergisi’nde yayımlanmıştır.