Bülbül

Yakın gözlüğüm yetmiyor. Fotoğraf öyle küçük ki büyüteci alıp halının üzerine çöküyorum.
Geçmiş, mekan ve zaman bir burgaç gibi beynimde dönüyor. Fısıltılar kulaklarımda çoğalıyor, bir hıçkırık, bir siren, ardından ağır demir kapının hızla kapanışı… Sesler.. sesler.. sesler.. Sesler birbirinin içinde eriyor.
O son bakışı düşüveriyor aklıma birden, ellerim buza kesiyor, hızlıca ovalıyorum ısınsınlar diye. Üzerinde oturduğum halı bin bir dikenli bir bahçe sanki. Her tarafım yara bere ve kan içerisinde.
Kendimi toparlamam gerektiğini, geçmişi geride bırakmam gerektiğini ve beynimin verdiği buna benzer bir kaç ucuz telkini dinliyorum sessizce.
En kötü, en çaresiz, en mutsuz gecelerin sabahına uyandığında yaşanan o bir saniyelik umut gibi benimkisi.. Gözlerini açtığın o an da her şeyin rüya olmasını umduğun o uğursuz sabahlar. Geceden daha karanlık o sabahlara uyandığında fark ediyorsun ki aslında canını acıtan ne varsa kalıyor seninle sonsuza kadar. Ve boşlukta öylece sallanıveriyorlar.. asılı.. havada.
Sonra bir ses, bir koku, bir tat, bir tını sana onu hatırlatıyor.
Ya da… bir fotoğraf … Şu an elimde tuttuğum gibi…
Onun fotoğrafı. Gül bahçesini dikensiz sandığın zamanlardan kalma.
Sanki acını sil baştan çekmen için hayatın bir oyunu bu sana.
‘Ah, nereden girdim kitaplığımı düzenleme işine’ diye düşünüyorum fotoğrafı sımsıkı elimde tutarken. Nereden çektim o kitabı en üstteki tozlanmış raftan.
Oysa ben ne kadar çok severdim Harper Lee’nin Bülbül’ü öldürmek kitabını.
Her okuduğumda damağımda yeni bir tat bırakan o romanı. Kitap değişmediğine göre benim büyüdüğümü, düşüncelerimin, ideolojilerimin dalından düşmeye hazır birer meyve gibi olduğunu bana hissettiren o roman. Yine ve yeniden okumak isteğim doğmuştu da dilsiz bir kağıt yığınından medet umup, kalbimi okşasın, ruhumu sevsin istemiştim.
Taa ki içine lalettayin sıkıştırılmış o fotoğraf havada süzüle süzüle yere inene kadar. Keşke görmeseydim yere o nazlı inişini. Keşke görmeseydim o kırpılmış fotoğrafın halının üzerine düşerken çıkardığı o sessiz çığlığı. O zaman belki halının altına itelenir, ya da bir kuzey rüzgarı onu alır, götürürdü pencereden. Belki Şeytan alır götürürdü.. Ya da bizim kedi Pamuk patisiyle biraz sağa biraz sola itekler, sonra da tozlu bir kanepe altına solmaya yüz tutardı.
Olmadı. Bunların hiç biri olmadı.
O resim geldi benim sineme ucu kıvrık bir hançer gibi saplandı.
Gülümsüyordu o resimde. Yazar kasanın durduğu tezgahın ardında oturuyordu. Bir bacağını diğerinin üzerine konuşlandırmış, başını hafif havaya kaldırmış, gülüyordu. Hayal meyal hatırlıyorum o geceyi.
Vakit tam da gece yarısı idi galiba, akrep ve yelkovanın kavuştuğu ender anlardan biriydi. Dükkan, şehrin hızla akan hayatına yorgun düşüp, kepenk indirmişti.. Uğrak müşterilerimiz sıcacık yataklarında kim bilir hangi rüya alemine davet edilmişlerdi. Biz ise dünyayı uykuya yatırıp, battaniyesini de üzerine örtüp, usulca girdiğimiz yer altı dünyamızda mutlu ve huzurlu ve aşıktık.
Işıltımız şu küçücük kağıt parçasından çıkıp, duvarlara aksıyordu.
Tezgahın üzerine bağdaş kurmuştum resimde. Belime kadar dalgalar halinde dökülen bir derya gibiydi saçlarım. Ne gür, ne parlakmış. Yüzüm ne kadar genç, hem de makyajsız. Sahi yaşlandım mı? Hafızamdan bir bir çağırıyorum o döneme, o yaza ait anıları.
Sabahlıyorduk ta yine de doyamıyorduk birbirimize.
Gizli gizli öpüşüp koklaştığımız, teninin elimi yaktığı zamanlardı. Beyaz bir pantolon vardı üzerimde, ayaklarım çıplak… O öyle severdi. Askıları olmayan siyah bir bluz üzerine de tülbent kadar ince ve bembeyaz bir hırka giymişim, kuşağını da belimde bir kaç tur döndürmüşüm. Hem genç, hem güzel, hem aşık hem de zayıfmışım. Yıllar acımasız mı davranmış bana? Yoksa onun bu dünyayı değil de diğerini tercih etmiş olması mı beni kaybettirmişti kendi derinliklerimde? Ve o kolye boynumda. ‘Zaman dursa da biz durmayız kızım, aşığız biz’ diyerek bana hediye ettiği, bir sokak tezgahından alınmış o ucuz saat kolye. Saat bozulmuştu beni terk etmeden tam bir gün önce. Duruvermişti öyle apansızca.
Ben büyüteci daha da yaklaştırdıkça belirginleşiyor kirli sakalı, elleri ve… Elleri çok güzeldi. Palas pandıras bindirilirken ambulansa, sarstıkları sedyenin kenarlarını sımsıkı tutan elleri. Ben ‘durun, yavaş, sarsmayın’ dedikçe kulakları sağır, dilleri lal olmuş o hemşirelerin sarsıntılarla taşıdığı sedyeyi sımsıkı tutan elleri. Hayata tutunan elleri.Ve ‘hastayı kaybettik’ dediklerinde ilk gördüğüm şeydi elleri.. Yatağın kenarından sarkmışlardı. Bembeyazlardı. İnce, uzun parmakları hareketsiz öylece duruyordu.
Yine düştü aklıma o anlar işte. Beynimin içinde ki sürpriz hediye paketleri bunlar. Birini açınca, onlarca diğeri patlarcasına açılıveriyor işte böyle.
Saplanan hançeri iyice derine sokmaya çalışmak benimkisi. Nefes alıp almadığını unutur mu insan? Unutmuşum. Derin bir nefes ile büyüteci bir kenara, resmi ise diğer bir kenara fırlatıyorum. Ayağa kalkamayacak kadar bitkinim. Bir şehir meydanında öylece duran bir taş yığınından farksızım. Uyusam.. Unutsam…
Ve yine uyusam…
Uykumda unutsam..
Kalbimde unutsam… Düşlerimde unutsam..
Belleksiz olsam da hatırlamasam onun canına kasteden o iki tekerleği.
Duymasam o siren sesini. Yaşamasam tekrar tekrar o anı…
Ben hala o tezgahın üzerinde bağdaş kurmuş, oturuyor olsam.
Ve o elleri çenemden kavrasa beni, bende ellerimi o güzel ellerin üzerine koyup anason ve sigara kokusu karışmış nefesini, kendime çeksem nefes diye.
Ve aynı nefesle yaşasak.
Canımız hiç yanmasa..
Ölmesek..
Ne diyordu Harper Lee… ‘İstediğiniz kadar şakrak kuşu vurabilirsiniz, ama bülbülü öldürmek günahtır, bunu unutmayın. Çünkü bülbüller bizim yüreğimize hitap eden şarkılar söylerler, bahçelerimizi talan etmezler..’ Evet, aynen böyle diyordu romanda. Ama yine de bir bir ölüyordu bülbüller. Aşk şarkıları söyleye söyleye… tek tek vuruluyorlardı.
Çünkü hayat bu kadar acıydı. Gerçek olamayacak kadar acı.
Bu halet-i ruhiye ile ne yapacağımı bilemeyen ben yine de en olgun halimi giyiniyorum karakterlerimi sakladığım gardırobumdan.
Çöktüğüm halının üzerinden, sağ elimden destek alarak kalkıyorum. Tekrar eğilip önce büyüteci, sonra kitabı ve en son resmi alırken bir yandan dikenlerimi temizliyorum. Kitaplığıma doğru ilerlerken, romanın rasgele bir sayfasını açıyorum. Mahkeme sahnesi bu sanırım, Mayella’nın Tom’u idam sehpasına yolladığı o sahne bu. Gözümün altında biriken son bir kaç damlayı siliyorum ve ikimize ait, geride kalan belki de tek fotoğraf olan o karton parçasını kitabın arasına sıkıştırıyorum.
Elimle kitabın tozunu silkeledikten sonra, kapağında duran o koca çınar ağacına bir iyi geceler öpücüğü kondurup, en üstteki rafa usulca geri koyuyorum.
Uyusun, uyansın… Unutsun diye…
O gece rüyamda, bana dünyanın en güzel melodisini mırıldanan bir bülbül konuyor avucuma.
Seviyorum onu.
Ve o gecenin sabahına uyandığımda hala yaşıyor olduğumu fark ediyorum.

İrem Uzunhasanoğlu
Ekim 2014
*Aralık 2014’te ÖtekiDergi’de yayımlanmıştır.