Alberto Manguel’le söyleşi…

Yazar söyleşileri son zamanlarda beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri. Hele bir de daha önce tanışmadığım bir yazarsa yepyeni birisinin dünyasını öğreneceğim için heyecanım katmerli oluyor.
Boğaziçi Üniversitesi’nin son zamanlarda düzenlediği yazar söyleşilerine bir kaç defa katılma şansım oldu. Her biri hayatıma yeni bir tuğla daha ekledi, her birinden yeni fikirlerle ayrıldım ve kitap önerileriyle.
Fakültenin bu ayki konuğu Arjantinli yazar, deneme ustası, çevirmen, editör, antoloji yazarı Alberto Manguel’di. İsmini duymuş olmakla birlikte ne yazık ki hiç bir kitabına vakıf değildim. Roman çalıştığını biliyordum ama en çok isim yaptığı kitapları denemelerden oluşuyordu.

Arada hemen kısa bir bilgi verelim. Manguel’in Türkçe’ye çevrilen kitapları şunlar:
*Okumalar Okuması (Sevin Okyay çevirisi) -Denemeler
*Geceleyin Kütüphane -İnceleme
*Kelimeler Şehri- Deneme
*Okuma Günlüğü- Deneme
*Okumanın Tarihi – Deneme
*Palmiyelerin Altında Stevenson- Roman
*Bütün İnsanlar Yalancıdır -Roman
*Hayali Yerler Sözlüğü (2 cilt)

Manguel’in daha nice kitabı ve yazar kimliği ile katıldığı faaliyet alanı var. Fakat…
Onu Manguel yapan bir küçük ayrıntı var ki, yazılmazsa olmaz. Çizilmezse olmaz… Konuşulmazsa olmaz. Manguel 1964-1968 yılları arasında tam dört yıl Jorge Luis Borges’e kitap okumuş. Ünlü yazar Borges tamamiyle görme yetisini kaybettiğinde ona saatlerce kitap okurmuş Manguel. Ve ardından ‘Borges’in Evinde’ isimli kitabı yayımlamış. Borges’in kitaplarını satın aldığı kitapçının bir çalışanıymış Manguel. Onunla geçirdiği kıymetli zamanlar da Manguel’e yazarlık yolunda ışık olmuş.
Şimdi siz olsanız bu yazarın söyleşisine koşarak gitmez misiniz?
Ben de öyle yapıyorum. O gün şansa İstanbul’un kara teslim olduğu, okulların tatil edildiği ve karlı buzlu yolların terk edilip, insanların bahçelerinde kardan adam yapıp ardından evlerine girip ısınmaya çalıştığı bir gün. Kar buz dinlemeden Üniversite’ye doğru yola çıkıyorum. Güney Kampüs’ün içerisindeki Rektörlük Binası’nın merdivenlerinden kaymadan inmeye çalışırken benimle aynı anda merdivenin diğer tırabzanına tutunarak aşağı inmeye çalışan biri dikkatimi çekiyor. Fötr şapkası ve pardesüsü ile Manguel yanı başımda.
Ona baktığımı görünce iki kelimeyle laf atıyor, gülümsüyorum sadece. En sevdiğim yazar modeli. Okurla barışık, sıcak ve espirili.
Salondan içeri girdiğimde erken geldiğim için hemen önlere kuruluyorum. Yanı başımda bir diğer hayran olduğum yazar, aynı zamanda Boğaziçi Üniversitesi’nin hocası ‘Murat Gülsoy’. Onunla da selamlaşıyoruz. Harika bir duygu. Söyleşinin başlamasına yakın salon tıklım tıklım doluyor. İnsanlar merdivenlerde ve yerlerde oturuyor. ‘Kara rağmen geldiniz, teşekkür ederiz’ diyor moderatör.
Manguel’ Sıradan bir Kanada günü’ olarak yorumluyor yerlerdeki karı.
Moderatörün ilk sorusu ‘okuma alışkanlıkları’ hakkında. Yazar 4000 kitaplık kütüphanesini anlatıyor önce. Ardından metodsuz ve dağınık bir okuma sistemi olduğundan bahsediyor. Tabii ki seçici davranırmış, tabii ki her eline geçen kitabı okumazmış, ama sınırsız ilkesiz bir okur olduğunu da ilan ediyor. ‘Kütüphanemdeki kitaplarımın hepsini okumaya ömrüm yetmeyecek biliyorum’ diyor.
Benzer bir yaklaşımı yazarlık dersleri alırken Mario Levi’de görmüştüm. ‘Ortalama 30 yıl daha yaşasam, senede xxx kitaptan, toplam şu kadar daha kitap okuma hakkım kaldı, neden sevmediğim şeylerle geçiştireyim ki?’ diyordu. Yaş ilerleyince ve okunacak kitapları listesinin sonu gelmeyince böyle ince hesaplara girmek bir yazar hastalığı sanırım.
Manguel, beğenmediği bir kitap oldu mu hemen 2. sayfasında o kitabı terk ettiğini belirtiyor. Daha sonra o kitaba ikinci bir şans vermeyi de ihmal etmiyormuş. Sevdiği yazarları külliyat halinde okur, özdeşleştirdiği yazarların tüm eserlerini takip edermiş. Tam da bu konuşma arasında ‘Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur isimli kitabını severek okuduğunu da söylemeyi ihmal etmiyor.
Tabii ki bu kadar çok okuyan ve kütüphaneler üzerine çalışmalar yapan bir yazarın ‘en sevdiği kitap’ vardır değil mi? Tahmin edin hangisi?
Alice Harikalar Diyarında onun yüreğine dokunan bir kitapmış. Alice’in maceralı yolculuğundan örnekler vererek aslında ne kadar ‘deli erişkinler’ le dolu bir dünyada yaşadığımızı, Alice’in ise bu kadar ‘deli erişkin’ arasından nasıl kurtulduğunu ve dünyayı nasıl bir mantıkla algıladığını anlatıyor. ‘İşte bu bizim dünyamız’ diyor. – ”We live in a world of crazy adults, too”
*
Konuk yazar olunca, konu da mutlaka dönüp dolaşıp sansüre geliyor.
”Tabii ki sansür yiyeceğiz, marangoz değiliz ya, yazarız biz. Bu dünyada en çok sansürü sanatçılar ve yazarlar yer. Çünkü onlar soru soranlardır. Sansür uğruna yazarlar ölür, kitaplar yakılır ama yinede ve yinede Sansür asla işe yaramayan bir şeydir, çünkü ‘metin her zaman kurtulur’ (Text survives)” diyor yazar.
‘Binlerce kitapla dolu bir kütüphanede mutlaka yüreğinize hitap edecek bir kitap veya kitabın içerisinden bir paragraf vardır’ diyor ‘ve bu metin sizin en gizli sırrınızı ortaya çıkaran, en güçlü güdünüzü anlatan, en derininizde sakladığınız duygunuzu açığa çıkaran bir metindir’ diye devam ediyor. O kitabı mutlaka bulmamızı öğütlerken gözleri parlıyor. Ona tüm bunlar yaşatan kitabın hangisi olduğu sorulduğunda ‘bu çok özel’ bir soru diyerek yanıtlamamayı tercih ediyor.
Konuşması boyunca bize Borges’ten (İspanyolca ve İngilizce) şiirler okuyan yazar konuşmasının bir yerinde hafızasının artık ezberlere yetmediğini, küçücük bir çocukken Alman dadısının ona öğrettiği en saçma ve en komik Almanca ninnileri bile ezbere bilirken, son zamanlarda artık hiç ezber yapamadığını anlatıyor. ‘Yapabiliyorken yapın’ derken Emerson’dan bir örnek veriyor. Emerson’un yaşlılığında Alzheimer’ı ilerleyince kızı babasına ait metinleri önüne getirirmiş, Emerson da ‘ohh very good- çok güzel, kim yazdı bunları?’ dermiş.
‘İşte hayat bu kadar acı’ diyor. Her sabah 6.00’da kalkıp beyin jimnastiği adına mutlaka 30 dakika Dante okuması yaparmış Manguel. ‘Defalarca uğraştım ezberlemeye, olmadı’ diyor. Senelerdir her sabah inatla Dante okumaya devam ediyor.
Son bir bilgi daha… Manguel’in Türk okurlarını çok heyecanlandıracak bir projesi daha varmış. Yapı Kredi Yayınları, kendisinden Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Beş Şehir’ ini kendi bakış açısıyla yeniden yazmasını istemiş. O an orada bulunan izleyicilerin hiç biri aslında projenin tam olarak ne anlama geldiğini anlayamadı. ‘Bursa’ya, Konya’ya gittiniz mi ki?’ diyenler oldu. ‘Gitmeden nasıl yazacaksınız?’ diyenler oldu.
Yazar sadece gülümsedi ve ‘Tanpınar bildiği noktadan ben ise bilmediğim noktadan yazıyorum, değişik bir şey yapıyoruz, sabırla bekleyin’ dedi.
İşte şimdi anladınız mı bir yazar söyleşisine niye heyecanla gittiği mi? Bu kadar güzel bir bilgi birikimini okumakla edinemezdim, hatta belki Manguel benim için bir kaç yıl daha kenarda duracaktı, ben başka okumalarımı yaparken o keşfedilmeden öylece duracaktı.

NOT: Bu yazıyı yazmamı benden isteyen Gülsen Hocam’a teşekkür ederim. Böylece artık Manguel’i hepimiz hatırlayacağız. Yazıyı yazarken de çok keyif aldım. Belki de artık bu blogun kaderinde bir ‘Edebiyat Blogu’ olmak vardır, ne dersiniz?

Sevgiyle kalın…
İrem :)